3 Eylül 2013 Salı

şans bir şeyi çalınca

Paris.

2012 yılına girerken babam bir güzellik yapıp moralim düzelsin diye bana Paris seyahati ısmarlamıştı. Ayıptır söylemesi İstanbul'daki gönül işlerim bir felaketle sonlanmıştı, ben de Paris'te kafamı dağıtayım hesabındaydım. Londra'dan gelen bir arkadaşım ve Erasmus'taki Fransız arkadaşlarım ile eğlenecektim. Eğlenmedim değil, değil tabii ama 2011'in son günü bana bir güzellik planlamış, bela beni Paris'e çağırıyormuş da haberim yokmuş. Geleceğim oraya.

Place d'Italie dolaylarında, Paris'te master yapan ve o sırada İstanbul'a dönmüş bir arkadaşımın odasında kalıyordum. İlk gittiğim gün, buluşacağım arkadaşım henüz Londra'dan gelmemişti, Fransız arkadaşlarımdan birinin de La Rochelle'den gelmesini bekliyordum; ilk günü yalnız geçirecektim. Süpermarketten peynir, ekmek ve şarap alıp odaya geri döndüm. Bilgisayarda birkaç şey hallettikten sonra başladım içmeye. Sekiz euroluk güzel bir şarap almıştım, etkisi daha güzel olacakmış haberim yokmuş. Bir kadeh içip şehre çıkacaktım ama şarap daha çekici gelmiş olacak ki bir şişe şarabı birkaç saatte içtim. Alkol eşiğim pek yüksek değildir. Bir güzel oldum odada, ohoo... Şarkılar şarkılar... Sonra duşa girdim, duşta arada duvara çarpıyorum filan. Çıkıyorum, aynada kendime gülüyorum... Başım hala dönüyor, odada yatakta saçma sapan fotoğraflarımı çekiyorum. Neyse sonra giyiniyorum, makyaj yapıyorum vs. La Rochelle'den gelecek arkadaşımla yemeğe çıkacağız. Bir de o halde üç beş fotoğraf çekiyorum. Mesela şu aşağıda paylaştığım fotoğraftan sonra koca makine suratımın ortasına düşmüştü. Belki bu salaklığın da etkisi ile alkolden arınmam gerektiğine karar verip çıkıyorum, yürümeye karar veriyorum. Bu fotoğraf meselesini önemli diye mi anlatıyorum? Aslında hayır ama şimdi anlatacağım şeyden dolayı benim için birazcık önemli sayılır. Yılbaşı gecesine geçiyorum.


Sonrasında kameranın yüzüme düştüğü, tek elle kafanın üstünde kamera tutulmayacağını anlatan fotoğraf. Hani kendini dolaba bağlayıp göbek atan ve sonra üstüne dolap düşen kız kadar salak hissettim desem yalan olmaz.

Hava buz gibi. Geceyi Londra'dan gelen arkadaşımın arkadaşları ile Pigalle yakınlarında orta karar bir restoranda mı, benim Fransız arkadaşımın arkadaşının Paris'in uzak bir köşesindeki evinde mi geçireceğimize karar vermeye çalışıyoruz. Fransız arkadaşımın ekstrem cimriliği ile kararı Pigalle'den yana kullanıyoruz. Oradan Sacre Coeur iki durak, yemek bittikten sonra içkilerimizle tam on ikide orada olacağız. Ekstrem cimrilik de şu: Ev partisine katılmak için önceden yemek-içki parası vermemişiz, o yüzden yemekten sonra gelelimmiş. Türkiye'de olsa başımızın üstünde yeri var durumları oralarda pek işlemiyor anlaşılan. Sini olup gelmiyoruz diyorum. Neyse, Pigalle de pek güzel bir yer değil ama yemeği yiyip kalkacağız. On ikiye çeyrek kala kalkıyoruz, metroya doğru yürüyoruz. Metro merdivenlerinin başında bere-atkı-eldiven üçlemesini yapmaya karar veriyorum ve fotoğraf makinemi tutması için arkadaşıma emanet ediyorum. Gidenler bilir, Paris metrosuna şıp diye inilir; Taksim gibi cehennemin dibinde değildir. Hemen platforma iniyoruz ve metro da hemen geliyor, biniyoruz. Kanadalı arkadaş eşyalarımıza çok dikkat etmemizi, metronun yılbaşında fena olduğunu söylüyor. O sırada kamerayı emanet ettiğim arkadaşımın bembeyaz yüzünü görüyorum: 'Melis kamera nerde?' Öff Umut, diye geçiştiriyorum, aklımın ucundan geçmiyor. Ama çocuğun yüzüne hala renk gelmiyor ve o an boş kamera çantasına kilitleniyorum. Acaba restoranda mı unuttum? Arkadaşımla hemen geri dönüyoruz, orada olmadığını biliyorum, sadece panikten saçmalıyorum. Kamera dediğim Canon 500D, lensi 18-55mm idi ama İtalya'dan 699 Euro'ya aldığımdı, kıymetlimdi. Ben sokakta yarı ağlar yarı küfrederken etraftan sesler yükseliyor: Bonne année! İnsanlar yeni yılı kutluyor. Ben bolca ağlamış olduğum bir yıldan çıkıyorum ve yenisine de ağlayarak giriyorum. Yemin ederim hani Allah yukarıda diyoruz ya, o an Allah'a çatmak için uzaya kadar çıkacağımı sandım bir zıplasam. Sacre Coeur bana kapak oldu, dandik Pigalle'de kameramı çaldırarak girdim 2012'ye. Alacağın olsun demiştim 2012'ye de Paris'e de. Yeni yıl sabahı da karakola tutanak tutturmaya gidip İngilizce bilmeyen ama 'Fransızca bilmediğin için suç sende' bakışı atan polislerle muhatap oluyorum. Yeni yılda çok fazla hırsızlık oluyormuş, özetle unutsam iyi edermişim.

Peki baştaki fotoğraf mevzuunu neden anlattım? E kamera çalınınca hafıza kartı da içinde gitti tabii. Irkçılık yapmıyorum ama oradaki çoğu hırsızın zenci olduğunu söyledikleri için diyorum, aklıma hep şu görüntü geliyordu o ara: Bir grup zenci, hafıza kartını atmadan önce içindekilere bakıyorlar ve benim o ilk gün çektiğim saçma sapan fotoğraflarıma gülüyorlar. Seksi olmayan, aksine aptal aptal şeyler yaptığım iç çamaşırlı fotoğraflarım da vardı. Takla atan mı dersiniz, duvara yaslanıp amuda kalkmaya çalışan mı... Bütün salaklık bende biliyorum da ne zaman bir şey olsa zaten hep alkolden oluyor. Senede iki ya da üç kez sarhoş oluyorum, onda da her seferinde başıma boktan bir olay geliyor. Çektiğim fotoğrafları bilgisayara atmıştım ama hafıza kartından neden silmedim onca gün? Orası muamma. Olacağı varmış. N'aptınız lan o fotoğraflara, baktınız mı! diye sormak istiyorum o adamlara.



Hepsi de o kadar salak değil. Bir tanesi güzel çıkmış, hem kafamın bin beş yüz olduğu hiç belli değil. Belki bazı fotoğraflarda 'yazık lan kıza' demişlerdir. Olamaz mı? Olabilir. Alacağınız olsun be zenciler.

1 yorum:

wtf? dedi ki...

hahaha ne güldüm yaa ilahi :D