5 Ocak 2011 Çarşamba

paris'ten dönerken

Tabii bu sefer ‘offo beyler bayanlar’ diyerek başlanmaz yazıya. Pek de havalı değil çünkü Paris’ten Torino’ya dönmek. Yine bir Eurostar, yine İtalyanca Fransızca birbirine karışmış. Paris’te kaldığım sekiz günde olmayan Fransızcamı ilerlettim, gerçekten insanın konuşası geliyor çünkü çok güzel. Ayrıntılı Paris yazısını Torino’ya varınca yazarsam iyi, defterime ve fotoğraflara bakmam lazım.



Paris’te küçük siyah defterim elimden düşmedi. Nereye gittiysem bir şeyler yazdım, not aldım. Yeni yıla giriyorduk ya, geçtiğimiz yılı düşündüm biraz. Durmadan konuşuyorum içimden, ama durmadan. O yüzden kendi kendime konuştuğumda ne diyorsam yazıyorum artık, boş boş düşünmek olmuyor eylemin adı o zaman. Hem insan bir yere varıyor yazarken, yazdığının başından sonuna bir yol kat ediyor. En son bununla kalmayıp, daha teknolojik sulara da yelken açtım. Dün gece Paris’te bir otel odasında yalnızdım mesela. Bir şeye takıldı aklım, boş bir şeye. Ama öyle takıldım ki delirecektim neredeyse. Kendimi videoya çektim, makineme konuştum insanmış gibi. Sonra yatıp izledim, neymiş bu kızın derdi diye. Yok bir derdin, dedim sonra. Uyudum bir güzel. Diyeceğim o ki, iyi geliyor böyle şeyler!




Gece otele vardığımda resepsiyondaki çocuk telefonda Fransızca bir şeyler konuşuyordu. Ben gelince ara verip ismimi sordu rezervasyonu kontrol etmek için. Sonra telefona bir şey daha deyip, ‘It’s your friend.’ deyip bana uzattı. Türkçe bir şok oldum önce, anlam veremedim. Başar mı iyi de nasıl derken, ‘Hey Milis!’ diye bir ses çıktı. Benjamin! Hem de Torino’dan! Dün Paris’te yalnız dolaştım Başar’ın dersleri başladığından, Benjamin bütün metroları yazıp göndermiş olsa da emindi kaybolacağıma ki kayboldum da. Ama bir şey olmuyor yani, oradan buradan buluyor yine insan yolunu. Telefonum yoktu, bilgisayarım yoktu. Hayat da ne güzelmiş öyle, bir tek fotoğraf makinesi!




Ve Benjamin dünyanın en düşünceli insanı galiba. Ben kendimi öyle sanırdım ama bazen o kadar ince düşüncelerle karşılaşıyorum ki anlamıyorum bile bana açıklanmadan. O, Erasmus’taki en güzel, en iyi ve en özel arkadaşım oldu. Gidiyor yakında, üzülüyorum hepimizin gideceğini fark ettiğim andan beri. Ne yani, başından beri bilmiyor muydum Erasmus’un biteceğini? Biliyordum bilmesine, ama uzaktaki tarihleri gerçek saymıyor insan aklı. Yaklaştıkça basıyor hüznü, bürünüyor gerçekliğine. İnsan yepyeni bir şehre tanıştığı insanlarla alışıyor. Gonçalo da gidecek haftaya, ilk yemeğimiz nasıl da aklımda. Tüm bu güzel insanları Erasmus’ta bırakacak olmak dünyanın en zor fikri geliyor şimdi. İkinci dönem Portekiz, Fransa ve Türkiye’ye dağılacağız. Beşimizin kalbinin bir parçası Torino’da kalacak, eminim.



Ve ben artık bu kadar hassas biri olmamalıyım, İstanbul'a döndüğümde odunun teki olmaya karar verdim en son. Çünkü günde kaç kez gözlerim doluyor değişik sebeplerden dolayı biliyor musunuz? Lay’s paketlerinin arkasına bu soruyu yazabilecek kadar. Of. Üzülmeyeyim, üzülmemeliyim. Hayat yaşandığı gibi, yaşandığı kadar güzel. Her zaman öyle olmadı mı?



Bu kez yolculuk hakkında yazacak bir şey bulamıyorum. Paris’e giderken tren çok kalabalıktı, şimdi değil. Christmas geçti, yılbaşı geçti. Yine hayata karışmaca, 2011 ile beraber. Yahu, hani bu yazı mutlu bir yazı olacaktı! Uyuz oldum kendime, bitiriyorum. Uyuyacağım. Ve daha bitmedi. Bitiş yakın diye, bitişe yakın güzel zamanları da piç etme Melis.

3 yorum:

mika dedi ki...

ağlattın beni.

destineb dedi ki...

kıyamam sana. ama orada düşünceli bir benjamin bırakıyorsan burda da düşünceli bir arkadaşın karşılayacak seni hatırlatırım, hem ayrıca hop, daha bitmedi, daha ben gelicem!

Derin dedi ki...

sevdiğim arkadaşlarımı durmadan bir yerlerde bırakmaktan sıkıldım artık. herkes hep olsa ya. hiç değişmesek, kopmasak, çirkinleşmesek kimseye karşı, unutmasak.