28 Aralık 2010 Salı

paris'e giderken

Offo beyler bayanlar. Bu yazıyı yazdığım an itibariyle Paris’e giden trendeyim. Olayın kendisi çok havalı. İtalyan-Fransız kültürünün birbirine girdiği bu yolculuk başlayalı bir buçuk saat oldu. Hiçbir şehre giderken bu kadar heyecanlı olmadım, itiraf gelsin. Çünkü Christmas’ta Paris’e gidiyorum, çünkü yılbaşı gecesi Paris’te olacağım. Eurostar’lar baya başarılı, yiyecek içecek alacak bar bile var. İkimiz de kaykılıp oturduğumuzdan karşımdaki adamla bacaklarımız sığmıyor şuraya ama tek derdim o olsun. Dört saat sonra Paris’te olacağım, Başar Gare de Lyon’da karşılayacak beni. Başar’la geçireceğimiz üst üste üçüncü yılbaşı, artık onsuz yapamıyorum. Ama bu gerçekten en efsanesi!


Hava çok soğuk. Soğuk da, ben yine aldım yanıma güzel giysileri. Fotoğraf çekeceğim çünkü bir sürü. Erasmus’umu adayacağım bir obje arıyorsak, işte o Canon EOS 500D’dir. Kendisi güzel, çantası çirkin fotoğraf makinam. Ama genelde makinayı ben boynuma takıyorum, çantayı da Benjamin’e ya da Gonçalo’ya kakalıyorum, hallediyoruz.


Şimdi karlarla kaplı yollardan geçiyoruz. Dağ evleri var. İçerisi soğuk, dışarısı sıcak. Bunu bilmek daha da ısıtıyor. Trende insanlara yol verince ‘merci’ diyorlar, ben de ‘de rien’ diyorum. Hatta ‘r’ harfini Fransızlar gibi söylerken zevk alıyorum bir de. Hadi hepinizin çişi gelsin, hepinizin karnı acıksın ve koridordan bana ilerleyin, yanımdaki kapıyı açayım, siz merci deyin ben de rien.


Şimdi dışarıda buz gibi olduğu her halinden belli bir nehir var. Hani sıcak mı soğuk mu anlamazsınız ya, o kadar soğuk. Uyuşturucu. Az sonra bilgisayarımın başından kalkıp bara gideceğim, açlıktan ölüyorum. Nasıl akıl edemedim yanıma bir muz, bir bi’ şey almayı hayret.


Tabi ki. Tabi ki. Vagona girdiğimden beri bakıp duran adam da arkamdan bara geldi. Bardaki çocukla İtalyanca konuştum, İtalyan olmadığımı anlayınca Fransızcaya döndü, ben je ne parlais pas français deyince de Fransızca anglais?’ diye devam etti. Hep yapılan bir hatadan bahsetmek istiyorum burada; konuşmadığınız bir dilde o dilde konuşmadığınızı söyleyince, insanlar o dilde konuşmaya devam ediyorlar. Sonra kalabiliyorsunuz ya da devam edebiliyorsunuz sizi çok aşmıyorsa. İşte ben de, ‘oui. anglais, turque et un peu d'italien’ dedim. Ve takipçi adama gün doğduğu andı o an. ‘Oh! Turque?!’ Burada kebapçı filan değilseniz, Türk olmanız baya ilgi çekiyor. Hata bir keresinde kafede hesap öderken nereli olduğumuzu soran amca, bizi Türkler’e benzetemediğini, Türkler’in kara, sakallı ve bıyıklı olduğunu söylemişti. Kafan mı iyi amca? Neyse, trene dönersek, adama ‘Oui oui’ deyip yerime kaçtım, kahvemi de üstüme saça döke. Kısmet bu işler. Ya bu arada, şu ‘kısmet bu işler’i İngilizce’ye çevirip bana söyleyebilir misiniz? En iyi çeviriye layıkıyla bir hediye alacağım.


Solfej hocam Massimo’nun gitmemi tavsiye ettiği Les Flottes’a gideceğim bugün, creme brulée en güzel orda yapılıyormuş, öyle dedi. Sonra, dayımın yıllar evvel Paris’te kaldığı evi bulacağım, Place de Saint-Germen’e çok yakın olduğundan bulması kolay olmalı. Ona fotoğraf çekip akşamına yollayacağım. Hatta evin önünde durup arayacağım kendisini, sağı solu anlatacağım telefonda. Bir sahne düşünün. Farklı ülkelerde iki insan telefonda, biri o an gördüğü görüntüyü tasvir ediyor diğerine, diğeri de yıllar öncesinden aklında kalan görüntülerin üstüne oturtmaya çalışıyor yeni duyduklarını. Bayılıyorum böyle şeylere, küçükken çok Hollywood filmi izledim herhalde ondan.


Şimdi Chambery’den geçiyoruz. Bu Fransızlar’ın olayı nedir ya? Nasıl bir dildir bu? J harfinden mi, R harfini söyleyişlerinden mi anlamıyorum, bu kadar güzel gelemez kulağa. Çok da kibarsınız. Bir Ü, bir Ö’dür gidiyoruz. I’yı telaffuz etmenizin bu kadar zor olması normal. Bir Fransız’a ‘hot chocolate’ dedirtin ayrıca, resmen diyemiyorlar. Di-ye-mi-yor-lar. Dedikleri şu: Ot şokoleyd. Kabiliyet yok. Ama bu kibarlıklarını etkilemiyor. Tez zamanda Massimo’nun piyanosunda, konuşurken kullandıkları vurguları nota halinde yazacağım, kesin şarkı oluyordur.


Şu an ne düşünüyorum? Paper ve projeleri de şu uzunluk/zaman oranında yazsam ya?


Abi, trende Al Bundy var! Bi’ kafamı kaldırdım, o mal surat bana doğru geliyor. Tam da yerinizden kalkmayın-kapıları açmayın uyarısı üzerine kalkıp kapıyı açmaya gitmesi de on numara hareketti. Geri gelmesini dört gözle bekliyorum, o suratı bir daha görmem lazım.


Şimdi de geçtiğimiz yılı düşünüyorum, ay ay. Ne sene oldu ama! Müzikle doldu, yepyeni arkadaşlıklar kuruldu. Bunların çoğu dost oldu. Avrupa’da yaşandı, çok sevildi. Fransızlar’a hayran kalındı, İtalyanlar’ın Türkler’den pek de farkı olmadığı görüldü. İlk defa bir kızla öpüşüldü. Bir sürü şarkı söylendi, bir sürü kahkaha atıldı. Etiler’de eve çıkıldı, Taksim’in boku çıktı. İstanbul’un asla terk edilemeyecek piç sevgili olduğu anlaşıldı.


Dışarısı hala çok karlı. Güneş var, gözlerimi kamaştırıyor. Uykum geldi. Uyandığımda Gare de Lyon’da olurum herhalde, a bientôt Paris..

3 yorum:

Adsız dedi ki...

seninle yaşadım resmen yolculuğu. of, nasıl özledim.

"bir kız." :)

Derin dedi ki...

d. :)

Adsız dedi ki...

kız kim kız?