11 Ocak 2011 Salı

paris'te pazartesi ve salı

Erasmus'ta hangi şehre gittiysem, sıra sıra hepsi güzelliğiyle birbirinin pabucunu dama attı. Stockholm'e bayıldım, üstüne Zürih geldi. Ama Paris gitmeden önce de, geldikten sonra da çıkmadı aklımdan. Gare de Lyon'da trenden indiğimde bile, filmlerdeki gibi attım adımımı, etrafa bakıp gülümsedim, derin bir nefes aldım. Başar'ı bulmak üzere yürümeye başladım, peronların sonunda gelişimi kameraya çekerken buldum onu. Fransız arkadaşım Anne ve annesi de yanındaydı, Selen geldi sonra da. Onlardan ayrılıp eşyalarımı bırakmak üzere Başar'ın yurduna gittik, Cité Universitaire. Sonra Champs-Elysées.. Oraya gittiğimizi bilmiyordum da, Arc de Triumphe'u görünce çıldırdım. Paris'te geçirdiğim sekiz günün sekizinde de o kadar hafif hissediyordum ki kendimi. Üç beş kilo gibi yani, uçuyordum gibi. Bakıyorum da fotoğraflara zaten, zıplıyorum sanki her birinde.




Christmas marketinden koca sandviçlerimizi alıp yürüdük Champs-Elysées'de. Dakika bir gol bir'e uygun olarak, Torino'daki Massimo Dutti'de 36'sını bulamadığım topuklu botları kontrol ettim, buldum ve aldım. Geldiğim ilk üç saat içinde euroları saçmak gerekiyormuş gibi davrandım, ne yazık ki tüm Paris de böyle geçti. Anne-baba ikilisinden büyük bir özür diliyorum...



Champs Elysées'den sonra Concorde Meydanı'na yürüdük. Kocaman bir dönmedolap çıkıyor önce karşınıza, La Grande Roue. La Madeleine Kilisesi de bir uçta görünüyor. Ve Başar bu meydandan Eiffel'in de göründüğünü söylememişti! Beklemiyordum hiç, birden heyecan yaptım. Kocaman bir meydana göz gezdirirken sağ tarafta birden Eiffel Kulesi görünce öyle oluyormuş demek ki. Çocuk gibi, heyecanım geçmek bilmedi hiç, şimdi bile yazarken aynı. Hatta Yves Montand dinleyerek yazıyorum ki her şey Paris olsun yine.




Ve Ladurée. Euroları saçmak için yaratılmış bir pastane. Rengarenk macaroni'leri bir lokma, her lokma benim mideme, Nevin'le Ahmet'in ise cebine... Kaç euro olursa olsun, Başar'la Paris Ladurée'de oturup aylar sonra muhabbet etmenin keyfinin yanından geçmez. Başar'a olan sevgimse o macaroniler kadar rengarenk.





Ladurée'den kalkıp Concorde'a döndük, Anne ve Selen'le buluşmaya. Önce bir krepçiye, sonra Champs-Elysees'deki Drugstore'a içki içmeye. İlk gün diye zorlamaya gerek yoktu, geç dönmedik yurda. Sarhoş gibiydim ama kesinlikle içkiden değil. Paris'te ne olduysa, hepsi Paris'in suçu.



2.gün



İkinci güne Saint Michel taraflarından başladık. Cafe des Beaux Arts'ta kruvasan ve kahve. Saint Nehri'nin kıyısında güzel bir kafe.






Oradan çıkıp Orsay Müzesi'ne yol aldık, sıraya girmek yemediğinden Boulevard St. Michel'e döndük soldan. Necdet dayımı aradım bir heyecanla, 1980ler'de kaldığı evi bulup fotoğrafını çekeyim istiyordu. Yapmaz mıyım böyle bir şeyi, benim alacağım zevk onun alacağından daha fazlaydı belki de. Bulduk Rue Saint Séverin'ı, "kiliseyi arkana al, kafeyi yanına" tarifleriyle bulduk 18 numarayı da. Anlattım sağını solunu, bir sürü de fotoğraf çektim. Hayal ettim 30 yıl önceki Neco'yu oralarda...



Saint Michel'de çeşmenin orada yine Anne ve Selen'le buluşmaya gittik, onlar gelmeden de Notre Dame'a baktık. Dolandık, boş boş. Nasıl olsa her yer o kadar güzel ki, ha sağa gitmişsin ha sola farketmiyor.



Sonra beraber on numara bir öğle yemeği yiyip Panthéon'a gittik. Canımı yakan bir şey olduysa o da, non-European öğrencilerden 3 euro yerine 5 euro alınması. Ve Panthéon'un tam karşısında Sorbonne Hukuk Fakültesi var; kapısında kocaman 'Liberté, égalité, fraternité' yazan. Egalité... Yalnızca kendi aranızda égalité...




Onlardan ayrılıp Le Marais'ye gittik. İsmini Guillaume Canet'yi bolca görebileceğiniz yer olarak duymuştum Ekşisözlük'ten. Evet, Jeux d'Enfants. :) Le Marais'ye gittiğim her gün bakındım sağa sola ama denk gelemedik, bir sonraki Paris ziyaretimde görecekmişim demek ki, olsun. Le Marais İstanbul'un Cihangir'i gibi. Üst seviyesi elbette ama, bohemyen kafaları aynı işte. Biraz da Asmalımescit'e benziyor lüks kafe ve restoranlarıyla. Bir de lomography mağazası bulduk Başar'la, yılbaşı günü birbirimize hediye alacağımız yer olacaktı sonradan.



Louvre'un yanından geçiyorduk ki, içinden geçmek istedim ben. İyi ki de istemişim çünkü gece görmek ayrı oluyormuş o ışıklandırmalarla. Değişik kitaplardan, filmlerden topladığım hayalimdeki Paris görüntüleriyle gittim oraya ve hepsi birer birer yanımda belirdi. Buluştuk gibi sanki hepsiyle, ne güzeldi.




Cepte biraz para tutmak gerektiğinden akşam McDonald's kapılarından içeri adım atmaya karar verdik. Ha sonra ünlü Café de Flore'da bir çaya da 6 euro verdim ama... İşte Ahmet ve Nevin, kısacası affedin Erasmus yaptığım için.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Saint Germain des Prés de kitapçılara ve hediyelik eşya dükkanlarına da girmek lazımdı, hatta la vie en rose çalan minik bir müzik kutusuyla çıkıp arkaya daimi fon müziği yapmak. bir dahaki sefere artık.

Derin dedi ki...

'un jour mon prince viendra-someday my prince will come' çalan bir müzik kutusu almıştım ama Nice'ten. onu da, sevdiğim bir insana doğumgünü hediyesi olarak yollamıştım. keşke yollamasaydım da benim olsaydı şimdi hehe. :)