4 Haziran 2017 Pazar

Brüksel'de arkadaşlıklar


Brüksel’e taşınalı dokuz ay oldu, daha hiçbir şey yazmadım. Birkaç majör olayda kendime ayıp olmasın diye günlüğüme bir şeyler karaladım ama o günlük de yani… Üç ayda bir çıkan dergi gibi; dokuz ayda üç yazı.
İlk gittiğim günün akşamı. Etterbeek, Brüksel.

Sonunda kovalayacak bir tema buldum: a’dan z’ye Brüksel. TRT’ye program yapmıyorum, sizin Brüksel’e gelmeniz durumunda işinize yarayacak şeyler yazmayacağım sürekli; canım ne isterse o. Bu durumda ilk yazıda gönül isterdi ki Brüksel’de aşkı anlatayım ama birçok şey öyle onursuz yaşandı ki, bu hikayeleri alfabenin sonuna sakladım: Brüksel’de ziyan olan aşklar. Yirmi sekiz harf daha ziyan mı yaşanacak, orası kısmet. Hikayeleştirerek anlatırım belki, aksi takdirde çok kişisel olur.

Arkadaşlardan başlayayım dedim. Özet geç derseniz, kolay olmadı ama güzel oldu. Arkadaşlık demek yaşınız kadar yılın emeği demek; bunu gönüllü ve karşılıklı bir yatırıma benzetiyorum büyüdükçe. Yabancı bir ülkeye gidince bu anlamda neredeyse sıfırdan başlanıyor. Bu gün sahip olduğunuz çevrede, okuduğunuz okulların çok büyük etkisi var. Böyle düşününce, bir ülkede hiç okula gitmemiş olmak eksi bilmem kaç arkadaş demek oluyor.

Başlangıçta, 2015’te rast gele tanıştığım Brüjlü biriyle nispeten sık vakit geçiriyordum. Özet geç derseniz, kendisi bana araba kullanmayı öğretti. Önemli bir misyon. (Belki kendisine z harfinde de biraz değiniriz.)

Araba kullanabilmeye öyle anlam yüklemişim ki, aşağıdaki fotoğrafı çekmiştim Belçika’daki ilk parkım diye.

Biraz arka plan: 2008’de ehliyetimi aldıktan sonra hiç araba kullanmadım. (ayrıca bkz. Türkiye’de ehliyet almak) Belçika’ya gitmeden önce İstanbul’da on ders almıştım ama gittiğimde, bir arabanın içinde tek başıma oturmuş ve onu sürmüş değildim. 1 Eylül Perşembe günü işe başladığımda, bir iş arkadaşım beni evden aldı  ve topuklu ayakkabı giydiğim bahanesiyle o gün arabayı teslim almayıp yine onunla Brüksel’e döndüm. Ertesi sabah beni alacak kimse olmadığından trenle işe gittim ve akşamı beklemeye koyuldum. Derken, Brüjlü arkadaşım iş çıkışı arabasız gelip benimkinde yanımda oturmayı kabul etti. O gün, Aalst’tan Brüj’e, Belçika’daki ilk sürüş deneyimimi yaşamış oldum. Ertesi gün ise saatlerce Brüj içi araba kullanımından sonra Brüj’den Brüksel’e (100 km) tek başıma döndüm. Yol boyunca kafamı kıpırdatamadığım için radyoya da elimi götüremedim. Sonuç: Belçika marşları benzeri şarkılar çalan bir radyo istasyonuyla yeni memleketime ısınma turları.


Bir ay sonra o arkadaşımla iletişimimiz yavaş yavaş kesildi ve Brüksel’de birileriyle tanışmam gerektiğini fark ettim. Ve bir koroya katılmaya karar verdim! Bir Cuma akşamı, Brüksel’de ne kadar koro varsa Google’dan bulup inceledim ve bir tanesinin ertesi sabahki seçmelerine gitmeye karar verdim. Veeee bir gay korosunun seçmelerinde buldum kendimi, önceki gece fark etmemişim. Binada rengarenk bayrak sallanıyor, dahası neredeyse gelen herkes rengarenk. Girmek için gay olmak gerekip gerekmediği sorusunu en düzgün biçimde sorup beklediğim hoşgörülü cevabı aldım, seçmelere katıldım ve seçildim! Hangi şarkıyla? Nat King Cole’dan L-O-V-E, parmak şıklatmalı. Ve ilk sosyal ortamım bir gay korosu, ismen Tapalanote, olmuş oldu. İlk konseri de üç ay sonra aralıkta verdik. (Ben turunculardanım.) Bir kağıda Fransızca şarkılardan bir tanesinin Türkçe telaffuzunu yazıp herkesi çok şaşırtmıştım. Nasıl öyle yazabildiğimize inanmıyorlar. Ben de onların nasıl öyle yazdığına inanamıyorum zaten.


Bu tatlı koronun çalışmalarına mart ayından beri ne yazık ki gidemiyorum, haftada iki gün Fransızca kursu programımı baltalamış oldu.

Çok sevgili direktörümün hediyesi olan şu kitapta meetup diye bir sosyal platform bulup tek başıma gidebileceğim aktiviteler buldum. Ekim ayına tekabül ediyor galiba.


İlgi alanınıza göre bir sürü event bulmak mümkün. Ben Cumartesi sabahları bir kafede kahve içmek ve sohbet etmekten ibaret olan bir Expat Club eventiyle açılışı yaptım ve şu an Brüksel’deki en yakın arkadaşlarımla tanışmış oldum.


O sabahı hatırlıyorum. Üf şimdi ‘hellooooo’ diye ortama mı dalacağım diye kendi kendime darlanıyordum. Kafeye girdiğimde yirmi kişilik bir grubu gördüm ve kahve sırasına yöneldim; take-away deyip kaçacaktım. Neden sonra vazgeçtim ve kendimi zorlayıp bir gruba merhaba dedim. Ve o deyiş! Neredeyse herkesle konuştum ve günü daha küçük bir grupla başka bir yerde devam ettirdim. O gün bugündür de çekirdek grup hiç dağılmadı. Bu şehrin bana öğrettiği en önemli şey şu oldu sanırım: fortune favors the brave. Her nerede olursanız olun hiçbir şeyden çekinmeyin, bir merhaba hayat değiştirebiliyor.

O gruptan Doruk, en büyük şanslarımdan oldu desem yalan olmaz. Çok iddialı laf belki ama, dünyanın neresinde olursa olsun her Türk kızının yanında bir Türk erkeğine ihtiyacı var galiba. En iyi wing-man.


Bu expat grubu hep bir devinim halinde, Coffee Morning’e gelen yeni insanlardan sevdiklerimizi grubumuza davet ediyoruz. (Böyle deyince garip ve çok seçici tınladı ama görseniz hak verirdiniz.) Başka yerden tanışıp sevdiklerimizi de Coffee Morning’e davet ediyoruz.
Kız gruplaşması da olabiliyor tabii zaman zaman. Aşağıdaki kare bir gossip brunch’tan. Altı saat sürdü! Soldan sağa Cansın, Souha, ben ve Laura. 


Bu gruplarda ne konuşuluyor derseniz, elbette İngilizce. Ama Fransızca da öğreniyorum. Fransızca’yı seçmemin sebebi Brüksel’de Fransızca konuşulması ve Felemenkçe’ye (veya Hollandaca’ya) içimin ısınmaması. Taşındıktan beş ay sonra, şubat ayında bir üniversitenin kursuna başladım. Haftada iki gün, toplam altı saat olmasına rağmen maalesef siparişlerimi hala İngilizce veriyorum, tembellik galiba. Bir de ardından gelen Fransızca karşılığı anlamadım mı zaten İngilizce’ye dönüyor konuşmalar. -_-

Neyse, epey komik bir sınıfımız var. Çok uluslu. Aşağıdaki fotoğraf, İtalyan bir arkadaşımın bizi götürdüğü pizza lokantasından: Il Sorriso, Etterbeek.


Bunlar dışında, Mart ayında Rotaract’ın Brüksel’deki uluslararası şubesini buldum ve Doruk ile bir toplantıya gittik. Programlarına biz yetişemesek de yetişebildiğimiz kadarıyla onları da seviyorum. Her daim bir şeyler yapan bir insan grubu. Öyle oldu mu, bir şekilde ‘feels like home’.


Ekstraları da yok değil. Kayıp bir Cuma gecesi Rotaract’la içmeye çıkıldığında ne kadar çok seveceğimden habersiz olduğum bir kızla tanıştım mesela. İtalyan çocuklarla gelen, onların eski ev arkadaşı Katja. Alman. Konuşmamızın başında,  bir önceki gün Ankara’da bir milletvekili mahkemesine manevi destek için gittiği, gurur duyulası bir işi olduğunu öğrendim. Bütün gece muhabbet edip, nihayetinde masanın üzerinde dans eden arkadaşlarımıza aynı gülümsemeyle bakıyorduk.

Türkiye'den bir arkadaşım beni ziyarete geldiğinde isim taktı kıza: Bıcır Reyiz. Daha kendisine açıklayamadım ne demek olduğunu. Çok seviyor konuşmayı, her zaman anlatacak bir şeyleri var. ^^

Birkaç Polaroid. Hashtag’lerin açıklaması hem çok uzun hem çok saçma.
Bıcır Reyiz fotoğraf çekiyor. Hallerbos’tan bir kare. Yılda sadece Nisan ayında iki hafta mor çiçeklerin açtığı bir orman.

Sadece bu kadar değil tabii... Brüksel’de misafirim olan asıl arkadaşlarla bitireyim yazıyı. D harfinde olmalı aslında bunlar, dostlar.
Hüsnü. 1990’dan beri.


Dilara. 2010’dan beri.


Nisan. 2005’ten beri.

Merve. 2003’ten beri.


Tümer. 2011’den beri. 


Ve son olarak her şeyin birleştiği kare. Kuşadası, lise, Brüksel arkadaşlıkları... Amsterdam dönüşü benzin istasyonu molasından; yazıya başlarken tarif ettiğim, araba kullanırken kafasını bile oynatamayan Melis’in, arkadaşlarını Brüksel’den Amsterdam’a götürüp geri getirdiği gezi. İnsan öğreniyor azizim!

Bir sonraki harfte görüşmek üzere.

Hiç yorum yok: