22 Ekim 2013 Salı

vapurdaki*

Çok tesadüfi her şey. Dün gece yattıktan sonra aklıma geldi yine bir şeyler. Bir bölüm ekledim Marika'ya. Yani aslında Leylâ'ya. Artık yavaş yavaş hislerdense olaylar üzerine düşünmeye başladım. Bencilliğim sona eriyor, ne mutlu. Duymak isteyip de duyamadığım, demek isteyip de diyemediğim şeyleri söyletmiyorum insancıklara. Ama yine işin ucu bana dokunuyor bir yerlerde. Bu kez kendimle ilgili bir hayal kuruyordum. Sonra ben gittim, yerime Leylâ geldi. Her seferinde böyle mi olacak? Çok belirsiz, nereden geleceği tahmin edilemez. Bu yüzden rahatsız hissettiriyor. Bitmeyecek muhtemelen, hayalimdeki Melis'e özenerek gideceğim bu dünyadan. Bu cümleye kadar kitap kelimesini bile kullanmadım, kullanamadım. Benim gözümde ben ancak karalarım. Kendi için küçük bir sözcük, benim için büyük bir mevzu kitap. Hatta One small word for itself, one giant matter for me. Kim bilir... Leyla, sen bilir misin? Sonun geliyor mu?

Çok belli bazı şeyler. Saklayamadıklarımdan utanmak yerine onlara gülmeyi öğrendim. Garip alışkanlıklarımı sevmeyi ve aslında tek tek herkesin deli denebilecek özellikleri olduğunu öğrendim. Söylemesem daha normal olacak olmasındansa söylemeyi tercih ettim. Yarattığım anormalliğe gülününce gülmeyi ve hatta gülünmeden kendi kendime gülmeyi öğrendim. Dokununca ya da sarılınca garip karşılansa bile, yine de, dokunup sarılmayı tercih ettim. Tek başına sarılmaktan utanmamayı öğrendim. Bu çok komik işte, çok yakında yine oldu bu. İnsanlar neden sarılmıyorlar? Bir de öper gibi yapıp aslında öpmeyenler var. Zamanında çok sevdiğim biriyle konuşmuştuk: Öpeceksen tam öp insanları. Yanaklarından mucuk diye öp.

Cumartesi günü vapurda, yaşına rağmen küçük bir çocuk gibi davrandığı için zihinsel engeli olduğunu düşündüğüm bir çocuk geliverdi yanıma, inme sırasındaydık. Bir de tavşan dudaklıydı ve de anormal derecede dışa çıkık gözleri vardı, nereye baktığını bilemiyordu insan. Başı koluma değiyordu, kıpırdamadım. Okşamak istedim ama bunu acıma duygusuyla yapacağımı düşünüp yapmamaya karar verdim. İskeleye bağlayan köprü olmadan inilmesi yani atlanması gerekiyordu karaya, çok kalabalıktı. Çocuk atlayamadı bir süre, ablası elinden tutuyordu, annesi de arkadaydı. Annesini istedi, annesi 'atlasana be çocum ablanla' diye bağırdı. Atladı sonra çocuk. Hemen arkasını dönüp annesini aradı gözleri, ağlıyordu. O sırada birileri beni itti, sırayı yavaşlatıyordum farkında olmadan. Mesela ben annesi olsam, 'geldim yahu cicim' deyip omzuna elimi koyar, kafasını severdim. Annesi pek sallamadı. Belki zor bir durum olduğu için canı sıkılmıştır artık, ona da bir şey demek istemem. Ben mi deseydim acaba 'geldi annen be cicim ağlama' diye? Çoğu davranışımızın altında yatan o olası (ne olasısı? bal gibi gerçek işte) acıma duygusu olmasaydı  yapabilirdim belki. Ben ondan diyemedim be cicim, annen de bıkkınlıktan diyememiştir belki.


*İlkokul 4. sınıftayken 'Vapurdaki' isimli bir şiir yazmışım, günlüğümde saklıdır. En yakın arkadaşımın vapurda gördüğü yakışıklı, sarışın mavi gözlü delikanlı için, onun ağzından yazmışım. ''Ah bir de beni görseydi, düğün çanları çalardı.'' diye bitirmişim. Seneler geçti, bir tane düğün çanı görmedim. Hangi kitapta okumuşsam o zaman artık... Öte yandan, eskiden dikkatimi daha neşeli durumlar çekiyormuş. Ben yine vapurda gördüğüm yakışıklı bir insana şiir miir yazayım bari. Bu sefer düğün çanları çalmayanından yazayım tabii. Şöyle İstanbullu bi' şiir olsun, yalnız olsun, hayalperest olsun. Ve tabii, uykusuz olsun.

2 yorum:

Emir Bey dedi ki...

Düğün çanı çok iyiymiş, delikanlı gibi sarılmak ve öpmek gerçekten önemli, içinden gelmiyorsa yapma kardeş,m, tokalaş, el salla geç. Kızdım bak yine. =)

Melis Ozgenc dedi ki...

El salla geç! :D