5 Aralık 2012 Çarşamba

nostalji

Paris'te bir otel odasında ağlamak hoşuma mı gitmişti içten içe? Bir insanı o kadar çok sevdiğimi fark edince, gerçekten de dışıma taşıyordum. Şimdi baktığımda bütün ağlamalar bundan ibaret. Üzüntüden değil çünkü o, başka bir şey... 

O zamanlar, gözyaşlarımın beynimden aktığına emindim.

Paris'te arkadaşımla yaklaşık on gün geçirip, ondan ayrıldığım geceyi tek başıma bir otelde geçirmek istemiştim. Son gecemdi, Torino'ya geri dönecektim. 2 Ocak 2011. Tüm gün tek başıma dolanmıştım. Akşam olduğunda yanlış adrese gidip oteli bulamadığımda bina duvarına kafamı yasladığımı hatırlıyorum. İçimde, herhangi bir zili çalıp 'Bu gece burada kalabilir miyim?' demek isteyen bir hayalperest vardı. Eiffel'e yakın bir bölgede herkesin çok iyi insanlar olacağını varsayıyordu. Onu -çoğunlukla yaptığım gibi- kendi ellerimle öldürüp yandaki pastane sahibinden yardım aldım. Oteli bulduğumda, bir sürpriz beni bekliyordu. Resepsiyonist içeri girdiğimde telefonla konuşuyordu, adımı sorup telefonu elime tutuşturdu. Hikayenin geri kalanını siz yazın, heyecanlı olsun.

Odaya çıktığımda mutluydum. Beni fazlaca düşünen bir insan vardı hayatımda. Yakışıklı bir Fransız. Sevgilim demiyorum, sevgili hala büyük bir kelime. Çocukken bana deselerdi, böyle böyle biri olacak, Torino'da tanışacaksınız, orada yaşayacaksınız, Verona'ya onunla gideceksin, Paris'te buluşacaksınız... Tahmin edemiyorum ne yapardım. Yatağıma oturur, bir an önce büyümeyi beklerdim herhalde. Lakin, ben fena halde aşıktım o sıralar. Şans bu ya, bir başkasına, İstanbul'da. Bitemeyen bir garip ilişkidir sürüp gidiyordu. O sıralar konuşmuyorduk. Ve özleme listelerinin bir numaralı ismi yine o olabiliyordu. Gittiğim her şehre neden onun düşüncesini de bir şekilde götürüyordum? Kendime kızıyordum. Bir insanı bu kadar sevme gafletine düştüğüm ve bu yüzden ne yaparsa yapsın bende kredisi bitip tükenmediği için. Kırgınlığımla özlemim de doğru orantılıydı. Ve kırgınlık x, özlemek y ise benim eğimim sekiz filandı, siz düşünün artık. Bataklığa saplandığımı anlamıştım. Az önce bir video çıktı karşıma eski bilgisayarımda. Film izler gibi izledim. Bir kız ağlayarak kameraya konuşuyor, güzel bir otel odası, dışarısı Paris. Demek ki o kadar deliymişim, o kadar aşık, o kadar kırık, o kadar aptal. Dünyalar kadar aptal. İnsan aşık olunca şelale sanıyor içini, zamanın sonuna kadar gürül gürül akacak sanıyor. Öyle bir izledim ki videoyu, sanki bana benzeyen bir kızdı konuşan. Eski şelalenin yeri kuru bir düzlük şimdi, güldüm. Bugün Paris'te olsam, yapacağım son şey bir otel odasında ağlamak olurdu. Hayat. Şu oyunlarını sevdiğim.

Bir şekilde, 2012'ye girerken de Paris'teydim. Erasmus'tan geri döndüğümde aynı hataları tekrarlayıp ancak bir sene sonra dengesiz aşk bataklığından çıkabilmiştim. Montmartre'da bir krepçide, duvardaki notların arasına kendiminkini sıkıştırmıştım, onu da arayıp buldum şimdi. Tekrar güldüm 2012'de olanları düşünüp. Şu an bu nottan epey uzak bir yerde duruyorum ama mutluyum. Ve yine hayat. Şu oyunlarını sevdiğim.



Lokomotif gibi ya. Aralarda geriye dönüp güle güle bir sonrakine atlıyorum. Hiç planlamadığım gibi olsa da. Sakın güzelliği burada olmasın? Öyle galiba.








Hiç yorum yok: