27 Aralık 2012 Perşembe

lucca

Lucca. Hayır, Bebek'te o bok olan ve bok var diye insanların gittiği mekan değil; İtalya'nın 2008 yazında sürpriz gibi önüme çıkan şehri Lucca. Gece yarısı Floransa'dan trene atlayıp Pisa'ya gitmeye karar verdiğimiz günün sabahında, Pisa'dan sonraki durağımız olan Lucca. Buralarda başka ne var diye bakıp, bi' bakalım diye gittiğimiz Lucca.

Öylesine gittiğin şehir, bir de öylesine güzel bir şehirse, beklentisizliğin garanti hoşnutluğu kaplıyor içini. Şehre dair bir şeyleri bilerek gitseydim bu kadar etkilenmezdim, biliyorum. Ama ben Lucca'ya vardığımda, Ayrıkvadi'yi ilk kez gören Bilbo Baggins gibiydim. Etrafı duvarlarla çevrili, yeşilin ve güneşin renginin hakim olduğu sımsıcak bir şehir. Bisiklet kiralamalı hemen. Kimbilir kaç hayat kurdum hayalimde, görüp de beğendiğim evlerin içinde. Keşke bir tadabilmek mümkün olsaydı. Yani keşke, hayatların tadı olsaydı. Bu nasıl bir hayat acaba deyip tadabilseydik onları. Beğenseydik, anlayabilseydik hemen. Düşünmek, düşünmek ve asla bilememek; bilmemek sonsuza uzuyor...

Lucca'ya yeniden gitmek. Bilmiyorum Lucca, seni yine böyle sever miyim? O gün, Lucca'dan sonraki durağımız Viareggio'ya vardığımızda, günbatımına yakın denize girerken Lucca'yı düşündüm. Suya daldığımda, Lucca'yı tekrar göreceğimi söyledim denize. Damlalar birbirine iletir bunu diye düşünmüştüm, koca bir denizle konuşmak denebilirdi öyleyse buna. İçmiş miydik? Belki. Ama söyledim oralara sonuçta, tekrar geleceğim size. Dedim... Bir gün, öyle ya da böyle, ben yine öğle vakti bisiklete bineceğim Lucca'da.

Lucca, Yaz'08

3 yorum:

Emir Bey dedi ki...

Sen böyle yazılar yaz ben de öğlen arasında bunları okuyup yorum yapayım, ok.

Melis dedi ki...

öğle arasında biraz moral bozucu olabilir bunun gibi yazılar ama :)

Adsız dedi ki...

Deklanşöre basan parmağı yakinen tanıyorum sanırım.